11 Ekim 2009

AMEDEO MODIGLIANI

Modigliani3

Kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini:

Önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?

              Friedrich Nietzsche,

Zerdüşt Böyle Diyordu

 

Pek çok sanatçı gibi sefalet içinde yaşamış olsa da sanat tutkusundan, özgün çizgisinden, fırtınalı aşklarıyla yaşamın tadını çıkartmaktan asla vazgeçmemiş olan, yaratıcılığın doruklarında bir ressamdı Amedeo Modigliani. O, “korkuyorsan hayatı yalnızca seyredersin” felsefesiyle kendini hayatın kollarına öyle cesurca bırakmıştı ki onun bu fütursuz tavırlarından gocunan ölüm kapısını erkenden çalmış, büyük ressam son yolculuğuna sadece 36 yaşındayken uğurlanmıştı.

İlk aşk: Anne

Amedeo Modigliani Toskana’da 19. Yüzyılın sonlarında İtalyan standartlarında yeni şehirleşen Livorno’da, Flaminio Modigliani ve karısı Eugenia Garsin’in dördüncü çocuğu olarak doğdu. Sarraf olan babası iflas edince ailesi alışkın olmadıkları müthiş bir yoksulluk içine düşmüştü. Aslında Modigliani doğuşuyla bir bakıma ailenin kurtarıcısı oldu. Yasalar hamile veya yeni doğum yapmış bir kadının üzerine olan eşyalara el konulmasını engellediğinden, değerli mallarını Eugenia’nın üzerine geçiren aile, mal varlığının büyük bölümü koruma altına almayı başarmıştı. 

Modigliani’nin ilk aşkı diyebileceğimiz annesiyle çok yakın bir ilişkisi vardı. Annesi oğluna on yaşına kadar evde eğitim vermişti. Henüz on bir yaşındayken zatülcenp geçiren küçük Modigliani bir kaç sene sonra tifoya yakalanmıştı. On altı yaşındayken tüm hayatı boyunca peşini bırakmayacak olan tüberküloz belasıyla yüzleşmişti. Her seferinde annesinin yoğun ilgisi, şefkati onun tekrar ayağa kalkmasını sağlıyordu.

Hastalığı atlattığında, onun sanatı meslek olarak seçmesinde bir numaralı destekçisi olan annesi onu alıp güney İtalya turuna çıkardı.

Modigliani on bir yaşındayken onun içindeki sanatçıyı hisseden annesi günlüğüne şöyle yazmıştı:

“Bu çocuğun karakteri hala o kadar şekilsiz ki ne düşüneceğimi bilemiyorum. Bazen şımarık bir çocuk gibi davranıyor ancak zeka konusunda hiçbir eksiğinin olmadığının farkındayım. Beklemeli ve bu kozanın içinden nasıl bir kelebek çıkacağını görmeliyiz. Kim bilir belki de bir sanatçı çıkar?”

Ateşler içinde sanat aşkı

Modigliani çok küçük yaşlardan itibaren eğitim almamış olmasına rağmen çizimler, resimler yapardı. Annesi genç Modigliani’nin sanata olan düşkünlüğünün diğer derslerini ihmal etmesine neden olabileceğinden endişelense de içten içe onun bu tutkusundan oldukça memnundu.

Sanatçı ondört yaşında tifo ateşiyle yanıp kavrulurken bile çılgınca Floransa’daki Palazzo Pitti ve Uffizi Galerileri’ni görmeyi, gezmeyi sayıklıyordu. Livorno’daki yerel müze sadece bir kaç İtalyan ustanın eserine ev sahipliği yapıyordu ve genç Modigliani’nin Floransa’da sergilenen muhteşem eserlerle ilgili dinlediği hikayeler oldukça ilgisini çekiyordu. Annesi iyileşir iyileşmez onu Floransa’ya götüreceğine söz verdi. Sanat aşığı bu kadın sözünü tutmakla kalmadı oğlunun Livorno’da yaşayan en iyi ressamlardan biriyle, Guglielmo Micheli’yle de çalışması için kolları sıvadı.

Okul günleri

Modigliani Micheli'nin Sanat Okulu’nda 1898’den 1900’e kadar okudu. Micheli’ye verdiği sözü tutan genç sanatçı burada tüberküloz kapısını çalmadıkça çalışmalarına hiç durdurmadan devam etti.

1901’de Roma’dayken İncil’e ilişkin melodramatik çalışmalar yapan ve edebiyattan harika sahneler resmeden Domenico Morelli’nin eserlerine hayran oldu. Morelli, “Macchiaioli” diye bilinen ve akademik kökenli sanatçıların ortaya çıkardığı burjuva tarzı sanata karşı gelen bir gruba eserleriyle ilham veriyordu. 

Fransız Empresyonistleri’ne sempati besleyen Macchiaoli grubu uluslararası sanat camiasında Monet’nin takipçileri kadar etki yaratamamıştı. Modigliani’nin bu akımla tanışması ilk öğretmeni Guglielmo Micheli aracılığıyla olmuştu. Micheli sadece bir “Macchiaiolo” olmakla kalmamış, aynı zamanda hareketin lideri Giovanni Fattori’nin göz bebeği olmuştu. Modigliani zamanla gereğinden fazla popüler olan ve tarzı sıradanlaşan Micheli’nin çalışmalarına tepkiyle yaklaşmış, Fransız Empresyonizm hareketinin adeta simgesi haline gelen manzara çizme obsesyonunu da şiddetle reddetmişti. Micheli öğrencilerini en plein air resmetmeye yönlendiriyordu ancak Modigliani dışarıyı, kafeleri resmetmektense kendi stüdyosunda kapalı mekanlarda çalışmayı tercih ediyordu. Yaptığı sayılı manzara resimlerindeyse Macchiaioli’dense Cezanne’in tarzına benzeyen, ilkel Kübist çizgiler kullanmıştı.

Modigliani yeteneğini nü çalışmalarında dışavuruyordu. 1902’de  Floransa’daki Serbest Nü Çalışmalar Akademisi’ne kaydoldu. Sanatçı hayat boyu sanat aşkını yüreğinde, beyninde taşıyan bir insanın nasıl azimli olabileceğinin canlı kanıtıydı. Bir sene sonra tüberküloz yine peşine düşmüştü ki Venedik’e taşındı ve Istituto di Belle Arti’nin öğrencisi oldu.

Esrar dumanını ilk kez ciğerleriyle buluşturması, vaktinin çoğunu şehrin kötü tanınan mekanlarında, sokaklarında geçirmeye başlaması o yıla denk gelmişti. Hayat tarzındaki bu değişiklikler dönemindeki diğer sanatçılar gibi basmakalıp hedonizm tutkusu, yapay bir bohemlik sevdası veya delikanlılık asiliğinden ibaret değildi. Yaşamın daha yıpranmış taraflarının peşine takılma arzusunun kökenleri Nietzsche gibi radikal filozoflara olan düşkünlüğüne dayanıyordu.

Daha çok küçükken, dedesi Isaco Garsin’in vesayeti altında felsefi edebiyat konusunda derin bilgi sahibi olmuştu. Sanat çalışmalarında Nietzsche, Baudelaire, Carducci, Comte de Lautréamont ve diğer düşünürlerin etkilerini görmek mümkündü. Sanatçı yaratıcılığa giden yolun meydan okuma ve düzensizlikten geçtiğine inanıyordu. 1901’de arkadaşlarına yazdığı mektuplar Nietzsche’nin fikirlerinden ne denli etkilendiğinin kanıtıydı.

“Kışkırtma arayışı… ve bu arayışı sürdürmek. Ancak bu üretken uyaran sayesinde zekamızı maksimum yaratıcı gücüne ulaştırabiliriz.”

Paris Günleri

1906’da Modigliani avangard akımın öncü noktası Paris’e taşındı, Montrmartre’de, parasız sanatçıların yaşadığı komünü Le Bateau-Lavoir’e yerleşti. Kendine Rue Caulaincourt’da bir stüdyo kiraladı.

Sanatçıların Montmartre’si her ne kadar genel olarak fakirlikle niteleniyor olsa da Modigliani kendini- en azından ilk başlarda- finansal saygınlığını yitirmiş olsa da genel görünüşünü korumaya çalışan bir ailenin oğlundan beklendiği gibi ortaya koymuştu: gardrobunda  gösterişten uzak ama şık kıyafetler vardı, kiraladığı stüdyo Rönesans röprodüksüyonları ve pelüş perdelerde oldukça zevkli bir şekilde döşenmişti.

Paris’e ilk geldiği zamanlarda annesine düzenli olarak yazıyor, Académie Colarossi’de nü çalışmalar yapıyor ve şarabı dozunda tüketiyordu. Onu az çok tanıyanlar sanatçının biraz çekingen, hatta asosyalliğin sınırında olduğunu düşünüyorlardı.

Değişim başlıyor

Paris’e geldiğinde sanatçının hareketleri ve saygınlığı önemli ölçüde değişti. Sanatçı iki dirhem bir çekirdek akademisyenden aylaklar prensine dönüştü.

Şair ve gazeteci Louis Latourette sanatçının ilk zamanlarında özenerek dekore ettiği stüdyosuna geldiğinde Rönesans röprodüksüyonlarının duvarlardan indirildiğini, perdelerin perişan halde olduğuna şahit olmuştu. Modigliani artık bir alkol ve esrar bağımlısıydı ve stüdyosu da bu hayat tarzını olduğu gibi yansıtıyordu.

Sanatçı stüdyosundaki burjuva kokan her şeyi ortadan kaldırmakla kalmamış ilk zamanlarında yaptığı çalışmalardan çoğunu da yok etmişti. Komşularının şaşkın bakışlarıyla karşılaştığındaysa “Çocukluğuma, pis burjuva dönemlerime dair adi süs eşyaları bunlar…” demişti.

Bu bohem ortamlarda bile Modigliani'nin davranışları çok göze çarpıyordu: kadınlarla sokaklarda ateşli tartışmalar yaşadığı ilişkiler yaşıyor, çok içiyor, apsent ve esrar kullanıyordu. Çılgınlık sınırlarını çoğu kez rahatlıkla aşıyor, hatta bazı çok sarhoş olduğu gecelerde, sosyal ortamlarda, hiç çekinmeden soyunup çırılçıplak kalabiliyordu.

Paris’teki ilk yıllarında Modigliani çok fazla çalışıyordu. Sürekli çiziyor, günde yüzlerce çizim bitiriyordu. Ancak bu çalışmaların çoğu ya kendisi beğenmediği için yırtılıp bir köşeye atılmıştı, ya sürekli adres değiştirdiğinden bir yerlerde unutulmuştu ya da onları saklamayan sevgililerine hediye edilmişti.

Önce Henri de Toulouse-Lautrec’ten, ardından 1907’de Paul Cézanne’dan etkilendi ancak sonunda başka hiçbir sanatçıyla kategorize edilemeyecek kadar özgün olan kendi stilini  yarattı.

Yasak Aşk: Anna Akhmatova

Modigliani hayatındaki önemli aşklarından şair Anna Akhmatova ile 26 yaşındayken tanışmıştı. 21 yaşındaki güzel Anna yeni evliydi ancak yine de Modigliani’yle ateşli bir ilişkiye sürüklenmekten kendini alıkoyamamıştı.

Uzun boyu, koyu renk saçları, solgun teni, gri-yeşil gözleriyle Anna Modigliani’nin estetik idealinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Bir yıl boyunca tutkulu ve gizli bir aşk yaşayan çiftin ilişkisi Anna’nın kocasına dönme kararıyla sona ermişti.

Asil, Asi ve Fedakar Aşık: Jeanne Hébuterne

Çok geçmeden Rus heykeltraş Chana Orloff  Modigliani’yi 19 yaşındaki genç sanat öğrencisi Jeanne Hébuterne ile tanıştırmıştı. İki genç neredeyse ilk bakışta birbirlerine aşık oldular. Muhafazakar bir burjuva geçmişi olan Hébuterne  sanatçıyla olan ilişkisi nedeniyle aileden dışlandı. Aile Modigliani’nin ahlaksız bir ihmalkar  olduğunu düşünüyordu. Daha kötüsü o bir Yahudiydi! Tutkulu ve kararlı çift, ailenin baskıcı tutumuyla birbirine daha çok kenetlendi ve  birlikte yaşamaya devam etti.

Modigliani 3 Aralık  1917’de ilk kişisel sergisini Berthe Weill Galeri’de açmıştı. Ancak Paris polisi sanatçının nülerinden rahatsız olmuş, onları “uygunsuz” bulmuş  ve onu serginin açılışından bir kaç saat sonra sergiyi kapatmaya zorlamışlardı.

Hébuterne ve Modigliani Nice’e taşındıklarında Hébuterne hamile kaldı ve 29 Kasım 1918’de çiftin Jeanne isminde bir kızları oldu. Nice yolculukları esnasında Modigliani ve bazı başka sanatçılar eserlerini zengin turistlere satmaya çalıştılar. Sanatçı ancak bir iki tane eserini çok ucuz fiyatlarla satabilmişti. Bazen restoranlarda yemek karşılığında resimlerini takas ettiği de oluyordu.

Modigliani eşi ve kızıyla çok mutluydu ancak yoksulluktan ailesini otelden otele sürüklemek zorunda kalıyordu ve onlara destek olamadığı için utanç içindeydi. Jeanne bazen kızını süt ninesiyle bırakıp kocasını model olarak kullanarak satmak üzere  resimler çizerdi.

Modigliani Nice’te geçirdiği zaman boyunca en popüler ve ileride en değerli olacak tablolarını yaptı. Ne yazık ki yaşadığı süre boyunca hiçbir zaman eserlerini iyi bir ücrete satamadı.  Sattığı tek tük resimler için aldığı cüzi miktarda parayı da zaten hemen alkol ve esrara harcıyordu. 1919’un Mayıs’ında Paris’e döndüler.

 

Trajik Bir Son

Her ne kadar resim çalışmalarına devam etse de Modigliani'nin sağlığı gittikçe kötüleşiyordu. Alkol nedeniyle peydahlanan geçici bilinç kayıpları artarak devam ediyordu.

1920 yılında çiftten bir süredir haber alamayan alt komşuları kontrol için dairelerine geldiğinde tüyler ürpertici bir manzarayla karşılaştı. Modigliani yatakta ateşler içinde sayıklıyor ve dokuz aylık hamile karısı Hébutern’e tutunuyordu. Hemen doktor çağrıldı ancak yapacak çok da bir şey kalmamıştı.. Ünlü sanatçı 24 Ocak 1920’de öldü. Cenazesinde Montmartre ve Montparnasse’den pek çok sanatçı katıldı.

Sanatçının hayat arkadaşı, biricik aşkı Hébuterne ailesinin yanına dönmek zorunda kaldı. Çaresizdi, hayatın anlamsızlığı, geleceğin ümitsiz boşluğu, Modigliani’nin dinmek bilmeyen hasreti genç kadının kendini beşinci kattan ölümün kollarına bırakmasına neden oldu. Modigliani’nin ölümünden sadece iki gün sonra Hébuterne ve karnındaki ikinci çocuğu da öldü. Ailesi 1930 yılına kadar kızlarının cesedinin Modigliani’nin mezarının yanında olmasına karşı çıktı. Kızlarının ölümünden dolayı sanatçıyı suçluyorlardı. 1930’da aileden izin çıkınca Hébutern’in mezarı Modigliani’ninkinin yanına getirtildi.

Çiftin mezarı Paris’teki Pere Lachaise'in ihtişamlı mezarlarının aksine oldukça sadedir. Modigliani’nin mezar taşında “Mutluluk ve şöhret anında ölüm tarafından yakalandı.”, Hébuterne’ninkindeyse “Sıradışı fedakarlığa dek sadık bir eş” yazmaktadır.

 

 

 

11 Ekim 2009

GUERNICA

Guernica


Pablo Picasso’ya

                                                                Kimileri sıkıntıyı buldular, kimileri kahkahayı

                                                               Bazıları var, fırtınadan manto diktiler yaşama

                                                               Kelebekleri bir bir toplayıp suya dönüştürdüler

                                                                   kuşları

                     Ve karanlıkta ölüp gittiler 

Paul Eluard

Görmeye vermek, 1939 

Tüm dünyada şiddetin ve şiddete karşı direnişin simgesi haline gelmiştir Picasso’nun Guernica’sı...  Tabloya bakarken trajediye boğulmuş masum sivil halkın çığlıklarını duyarsınız,  yanık et ve kurumuş kan kokusunu ‘burnunuzdan solursunuz’, insan ruhunun karanlık tarafı karşısında öfke ve isyanla çakmak çakmak bakar gözleriniz ve kahrolası vahşeti inkar edemezsiniz... 

1936 Temmuz’u... Kan rengine bulanmış bir illüzyon dünyayı gittikçe içine çekiyor: ‘Faşizm’, her yere bulaşıcı bir hastalık misali yayılıyor. İspanya, Cumhuriyetçiler ve General Franco’nun faşist partisi arasında ikiye bölünmüş.

Kabus kulaktan kulağa yayılabilir mi?  Yayılıyor işte... Her gün katledilen erkeklerin, kadınların, çocukların, aydınların, Cumhuriyetçiler’in haberleri önce kulaktan kulağa yayılıyor, sonra duyanların içlerini burkuyor, şiddet, onları iliklerine kadar ürkütüyor. Kabustan uyanmak isteyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor ama bu kabus herkesi esir almış, kimse uyanamıyor...

Fransız Hükümeti, düzenleyeceği uluslararası bir sergi için, perspektifin tüm kurallarını hiçe sayan, Kübist akımının öncülerinden Picasso’dan, İspanya pavyonuna, İspanyol Hükümeti’ni çok iyi yansıtacak bir yapıt hazırlamasını istiyor. Dünyaya hangi tarafta olduğunu göstermek adına inanılmaz bir fırsat yakalayan Picasso, hemen bu ‘büyük’ yapıtını ortaya koyabilmek için kollarını sıvıyor.

1937 yılının Nisan ayının son günlerinde insanlık tarihi, tüyler ürperten bir katliama tanık oluyor. İspanyol Generali Franco, Alman ve İtalyan faşistleri ödüllendirmek amacıyla, Guernica kasabasında, Adolf Hitler’e ve hava kuvvetlerine yeni silahlarını denemesi için izin veriyor. Sivil halkı topluca yok eden bu ilk hava bombardımanında Hitler Ordusu, faşizme direnen İspanyol halkından öcünü, kasabayı dört saat arka arkaya, acımasızca bombalayarak alıyor. Yangın üç gün sürüyor. Kasabada “... çocuk çığlıkları, kadın çığlıkları, kuş çığlıkları, çiçek çığlıkları, kalas ve taş çığlıkları, mobilya, yatak, sandalye, perde, saksı çığlıkları...” birbirine karışıyor.

20. yüzyıldaki katliamların en şiddetlisine Picasso tarafından verilmiş en şiddetli ve yıkıcı cevap olan ‘Guernica’, bu yüz kızartıcı olaydan sadece 2 ay sonra tamamlanıyor.

Guernica’da yaşanan trajediyi, korkuyu, acıyı, kederi, faşizmin yıkımlarına karşı ortaya çıkan başkaldırıyı ve öfke çığlıklarını simgeleyen, 3,49 m’ye 7,76 m’lik dev boyutlarıyla da fark yaratan bu siyah beyaz tablo, Picasso tam 45 taslak yaptıktan sonra ortaya çıkıyor.

Tablo, ustanın  özenle üzerinde çalıştığı taslakların ardından, can çekişen masum insanların ve hayvanların parçalanan etlerinin, akan kanlarının mide bulandırıcı kokusunu, karşısında duranların burunlarına taşımakta ustalaşıyor. Sanatçı resminde uluslararası semboller kullandığından tablo tüm dünyada ‘savaşların dili’ olmayı başarıyor.

Resmin ana öğeleri arasında sol tarafta büyük gözlü bir boğa, tepede yanan lambaya rağmen elindeki gaz lambasını pencereden dışarıya uzatarak sanki ortalığı aydınlığa kavuşturmaya çabalayan biri, acı içinde yıkılmak üzere olan bir at ve ölü yavrusunu kucağına almış gözü yaşı bir kadın bulunuyor. 

İngiliz ve sanat tarihçisi Simon Schama Guernica için şunları söylüyor: 

“Pablo Picasso’nun Guernica’sı öyle tanıdık, öyle büyük, öyle güncel. Fiziksel olarak bir film ekranından daha büyük. Peki bu resim ne hakkında?  Ustanın yapmak istediği Nazi savaş uçakları tarafından mahvedilen İspanyol kasabasıyla ilgili bir açıklama mı – vermek istediği bir röportaj parçası mı? Siyah ve beyaz olması bu yüzden mi? Hayır, resmin böyle etkileyici olmasının sebebi de bu: Picasso, Alman savaş uçakları, Basklı siviller ve yangın bombalarına dair karmaşık ve hakiki açıklamaları tek tek ortaya koymaktansa bizimle en kötü kabuslarımız aracılığıyla iletişim kuruyor. Bu resmiyle bizlere, dünyadaki korkunun kaynağının neresi olduğunu gösteriyor: ruhumuzun karanlık kuyusu.” 

Guernica’da yer alanların simgeledikleri hakkında, birbirinden oldukça farklı yorumlar mevcut. Resimdeki boğanın, atın, yerde yatan bir ölünün elindeki kırılmış kılıcın, tepedeki lambanın ne ifade ettiği konusunda farklı görüşler var. Guernica'daki tüm bu figürlerin neyi sembolize ettiğini açıklaması istediğinde Picasso: "... bu boğa bir boğadır ve bu at bir attır... Resimlerimdeki belli şeylere birer anlam verdiğinizde bu doğru olabilir, ama bu anlamı vermek benim fikrim olmamıştır. Sizin vardığınız fikirlere ve sonuçlara ben de varmış olmalıyım, ama içgüdüsel ve bilinçsiz olarak. Ben resim yapmak için resim yapıyorum. Nesneleri oldukları gibi çiziyorum. Guernica’da  İspanya'yı acı ve ölüm okyanusuna batıran askeri sınıfa duyduğum nefreti açıkça göstermekteyim." şeklinde cevap veriyor.

İkinci Dünya Savaşı esnasında kendisine Guernica’nın bir röprodüksiyonunu göstererek: “Bunu siz mi yaptınız?” diye soran bir Nazi subayına “Hayır, siz yaptınız!” yanıtını veren özgürlük tutkunu olan bu büyük ressam, hayatının sonuna kadar resim sanatını “düşmana karşı savunma ve saldırı amaçlı kullanılacak bir savaş aracı” olarak kullanmaya devam ediyor.

11 Ekim 2009

FRIDA KAHLO: TUVALİNDE ACILARINI UNUTAN RESSAM

Frida_kahlo

Gelecek planlarında tıp eğitimi almak ve bir gün mutlaka annelik duygusunu tatmak varken geçirdiği trafik kazası sonucunda uzun süre yatağa mahkum olan, en büyük korkusu öldükten sonra unutulmakken tutkuyla bağlandığı aşkları tarafından yaşarken unutulan sıra dışı ressam Frida Kahlo’nun fiziksel ve ruhsal acılarını tuvaline yansıtarak varoluşunun öyküsü bu…

6 Temmuz 1907 gününün sabahında, Coyoacán, Meksika’da, Macar/Alman Yahudi fotoğrafçı Guillermo Kahlo ve İspanyol/ Meksika asıllı Kızılderili Matilde Calderón y Gonzalez’in, kara kaşlı, kara gözlü, damarlarında asi bir devrimcilik kanı dolaşan, sanatçı ruhlu kızları dünyaya gelir: Magdalena Carmen Frieda Calderon.

Kahlo daha doğarken zamanlaması yanlıştır. Oğlunu yeni kaybetmiş olan anne Matilde yas tutmaktadır, mutsuz ve güçsüzdür. Küçük Frida’nın emzirilmesi için Kızılderili bir hemşire tutulur. Bu durum ünlü sanatçının hayatı boyunca özlemini çektiği güçlü bir anne kız ilişkisine sahip olamamasının belki de en önemli nedenidir. Kahlo, “annesi” yerine para ile tutulan bir başka kadın tarafından emzirilme deneyimini 1973’teki “Hemşirem ve Ben” isimli eserinde dışa vuracaktır. Sanatçının, ilk bakışta oldukça soğuk bir his yaratan çalışmasında yüzü koyu renkte ahşap maskeyle kaplı, iri yarı vücutlu, olgun ve sarkık memelerinden süt damlayan bir hemşire, donuk, dalgın bakışlı “küçük” Frida’yı emzirmektedir.

TAHTA BACAK FRIDA

Sıcak ve güven veren bir aile ortamının yoksunluğuyla ruhsal anlamda derin bir boşluk içinde büyüyen Frida’nın bedensel sıkıntıları da henüz altı yaşındayken geçirdiği çocuk felciyle filizlenmeye başlar. Her ne kadar egzersizlerle güçlendirmeye çalışsa da felçten sonra sağ bacak ve ayak kasları güçsüz kalır. Frida okul hayatı boyunca sağ ayağına çift kat çorap giyerek, pantolon ve uzun etekleri tercih ederek bu deformasyonunu saklamaya çalışır ancak çocukların dünyası saf olduğu kadar acımasızdır da… Arkadaşları tarafından “Tahta Bacak Frida” olarak lakap takılmasına engel olamaz.

Başlarda okuldaki ortamdan son derece beslenen Frida, 16 yaşına geldiğinde artık  İspanyolcayı olduğu kadar İngilizce ve Almancayı da ustalıkla kullanabilmektedir. Zamanla öğretmenlerinden, okulundan ve sınıf arkadaşlarından sıkılır, sınıf atlamaya başlar. Kendilerini edebiyat ve hınzırlığa adamış olan, 7 erkek, 2 kızdan oluşan sosyalist-nasyonalist politik grup “Cachuchas”ın üyesi olarak okul hayatına bir nebze renk getirmeye çabalar. Grubun lideri, hukuk öğrencisi ve gazeteci Alejandro Gomez Arias sonraki yıllarda sanatçının ilk sevgilisi olacaktır.

1922’de, Coyocon’daki evinden bir saat uzaklıktaki Hazırlık Okulu’na gitme hakkı kazanan 2000 öğrenci arasındaki 35 kızdan biriyken, sanatçının aklında ressam olmak gibi bir düşünce yoktur, tek hayali başarılı bir doktor olabilmektir. Genç kızın okumasını son derece gereksiz bulan annesi, Frida’yı yemek yapma, dikiş dikme gibi “kadınsal” uğraşlarda yetiştirmeye uğraşırken babası akademik eğitiminin destekçisidir.  

Meksika Rönesansı esnasında hükümet, yerel sanatçılara, kiliselere, okullara, kütüphanelere ve halk binalarına duvar resimleri çizmeleri için sponsor olur. Frida, Hazırlık Okulu’ndayken, Simon Bolivar Oditoryumu’na “Yaratma” (Creation) adlı duvar resmini yapan Diego Rivera’yı fark eder. Aslında öğrencilerin “büyük usta” çalışırken oditoryuma girmeleri yasaktır ancak Frida bu yasağı deler ve her gün gizlenerek saatlerce Diego’yu izlemeye başlar. Bu gizli hayranlık Frida’nın içinde gün geçtikçe alevlenir ve genç kadın bu adamdan bebek sahibi olma fikrini aklına henüz o günlerde koyar.

 

TÜM PLANLARI ALT ÜST EDEN KAZA

1925’te artık mezuniyeti yaklaşan Frida tıp okuluna gitmek üzere planlar yapmaktayken birden tüm hayatını değiştiren bir kaza geçirir. Erkek arkadaşı Alejandro ile okuldan eve dönmek için bindiği otobüs bir tramvay ile çarpışır ve kocaman bir demir sütun genç kadının tüm karnını, kadınlık organlarını yırtıp geçer, bacak kemiklerini ve omurgalarını kırar. Bu trajik ve korkunç kazayla beraber Frida’nın hayatında bambaşka bir dönem başlamıştır. Doktorlar genç kadının yaşayıp yaşamayacağından bile emin değildir. Kazadan sonraki aylarını yatağa mahkum şekilde geçiren Frida eski haline dönebilmek için hayatı boyunca otuzdan fazla ameliyat geçirir ancak hiçbir şey eskisi gibi olmaz… Üstelik doktorlar Frida çok istemesine rağmen bebek sahibi olmasının zor ve tehlikeli olduğunu söyler.

Bu hazin kazadan sonra çektiği acılar, o güne kadar sadece Fernando Fernandez’den bir kaç çizim dersi alan Frida’nın resme daha da yoğunlaşmasını sağlar.

Frida’nın amatör bir ressam olan fotoğrafçı babası ona fırçalarını ve boyalarını verir, annesi de tavana kendisini görebileceği şekilde bir ayna koyar.  Genç ressam bu aynaya bakarak kendi portresini çizer, arkadaşlarının ve beslediği hayvanların resimlerini yapar. Kısa süren hayatına rağmen iki yüzden fazla eser ortaya çıkarır. Bunların altmış tanesi kendi portresidir. Genç kadın sadece tuval karşısında acılarını, kasvetli geçen yılların ağırlığını unutabilmektedir. Yaşamını devam ettirebilmesi için sanatı varoluş yolu olarak seçmekten başka şansı yoktur.

1926’da “Kadife Elbiseli Oto Portre” isimli çalışma sanatçının ilk ciddi eseridir. Frida, Boticelli’nin “Venüs” isimli resminin “Fridaca” yorumlanışı olan bu resmini Rönesans dönemi hayranı erkek arkadaşı Alejandro’ya hediye eder.

 

BU KEZ BİR AŞK KAZASI: DIEGO RIVERA

Kahlo 1927 yılının sonlarında sağlık durumu iyileşince tekrar arkadaşlarıyla görüşmeye başlar ve Genç Komünistler Birliği’ne katılır. 1928’de bir arkadaşı aracılığıya, Kübalı komünist Julio Antonio Mella’nın etrafında toplanan genç bir grubun içine girer. Mella’nın sevgilisi, fotoğrafçı Tina Modotti, Diego Rivera’yı tanımaktadır. Frida nihayet gizli bir hayranlık beslediği ve çocuk sahibi olmak istediği tek adam Diego ile Modotti’nin düzenlediği bir partide tanışır ancak o gece hiç sohbet edemeden partiden ayrılır.

Aklından Diego’yu çıkartamayan Frida, sonraki günlerde sanatçının kapısını resimleri hakkında görüş almak için çalar. Diego, Frida’nın yetenekli olduğunu düşündüğünü söylerken bir yandan da bu ilginç ve genç kadından hoşlanır, ona kur yapmaya başlar. İkilinin flört döneminde Diego Kahlo’nun, uzun renkli geleneksel Meksika tarzında kıyafetler giyinmesini ve gösterişli, egzotik takılar takmasını ister. Frida’nın moda dünyasına öncü olmuş kendine has farklı stili böyle gelişmeye başlar.

Diego duvar çalışmalarından birinde Frida’yı kırmızı bir bluz ve siyah bir etekle, göğsünün üzerinde kırmızı bir yıldız taşırken resmeder ve henüz üye olmamasına rağmen genç kadını Meksika Komünist Partisi’nin bir üyesi gibi gösterir.

Frida, 21 Ağustos 1929’da, henüz 22 yaşındayken 44 yaşındaki Diego ile evlenme kararı alır. Frida’ya doğumundan itibaren hiçbir konuda destek olmayan annesi kızının şişman, yaşlı, ateist ve komünist olan bu adamla evliliğini de kabul etmez. Hatta bu birlikteliğin tanımını “bir fille güvercinin beraberliği” şeklinde alaya alarak yapar. Frida’nın ateist olan babası ise bu evliliğe o kadar da tepki göstermez ve kızının düğününe katılır. Bu kabul edişte Diego’nun kızının hastalıklarına yardımcı olacak miktarda finansal gücünün olması önemli bir kriterdir. Diego’nun kızına olan ilgisini fark ettiğinde baş başa bir zaman yakalayarak “Kızım hasta ve hayatı boyunca da böyle kalacak. Zeki ancak çok alımlı ve güzel değil…Görüyorum ki bunlara rağmen ondan hoşlanıyorsun?” demiştir. Diego “Evet”diye cevap verdiğinde Kahlo “O bir şeytandır” diye devam etmiştir. Buna karşılık Diego’nun cevabı ise kendinden emin bir şekilde “Biliyorum” olur. Frida’nın arkadaşlarından bazıları bu evlilik karşısında son derece şaşırırken bazıları genç kadının tek amacının kariyer basamaklarını daha hızlı çıkabilmek olduğuna inanmıştır.

Diego’ya uzun zamandır tutkun olan Frida yazılarında hislerini şu şekilde dile getirir: "O benim gözümde bir devdi. Sözcüğün hem kutsal hem de gerçek anlamında. Herşeyi dev boyutlardaydı. Üretkendi, canlıydı, yaşam, enerji, söz, hareket, dinginlik, fikir ve resim doluydu. O güne kadarki çalışmalarını yüzlerce kilometrekare olarak ifade etmek mümkündü… O daha dışa, toplumsal olana açıktı, bense içe, insanın mahremiyetine dönüktüm. Aynı türden bu yakınlığın, birbirimizin çalışmasına yönelttiğimiz bu bakışın ve bu konudaki eleştirilerinin yaşamımdaki en güzel şeylerden olduğunu düşünüyordum. İlişkimizin en güzel yönlerinden biri de buydu."

Günlüğüne yazdığı şu dizeler sanatçının Diego’ya nasıl “bağımlı” olduğunu göstermektedir:"Başlangıç Diego ... Yapıcı Diego ... Çocuğum Diego…Ressam Diego ... Babam Diego ... Oğlum Diego…Sevgilim Diego ... Kocam Diego…Dostum Diego ... Anam Diego…Ben Diego…Evren Diego"

Diego, Frida’nın çocukluğunda hissedemediği sıcaklıkları barındıran, tüm ihtiyaçlarını karşılayabildiği yegane insan olmuştur.

Frida evlendikten sonra çok kısa süre içinde, yıllar önce hayal ettiği gibi hamile kalır ancak rahatsızlığı nedeniyle çocuğu aldırmak zorunda kalır. Diego ressamlık görevi nedeniyle çok seyahat etmesi gerektiğinden çocuk istememektedir. Hükümetten bir görev daha kabul edince Komünist Parti’den kovulur. Frida da eşinin çıkarılışının ardından partiyi terk eder.

O yıllarda Kuzey Amerikalılar “Meksika Rönesansı” denilen  kültürel gelişmelerle çok ilgilenmeye başlarlar. Rivera bu dönemin getirisi olarak San Francisco Menkul Kıymetler Borsası ve California Güzel Sanatlar Okulu’nda duvar resimleri yapar.

1930’da yeni evli çift üç yıllığına Amerika’ya gider. Büyük Buhran döneminde olunmasına rağmen San Francisco’da sanat çalışmaları finanse edilmektedir. San Francisco’nun elit halkı Diego’yu yüceltirken Frida sadece meraklı gözler tarafından süzülür. Çinli çocukları çok seven Frida, China Town ziyaretleri haricinde San Francisco’dan hiçbir zaman haz almaz. “Sıkıcı” bulduğu insanlardan kendini sıyırarak izole bir hayat sürdürür. Arkadaşı Isabel Campos’a yazdığı mektupta: “Hiç kadın arkadaşım olmadığından burada çok resim yapıyorum.” demiştir.

O zamana kadar Frida kendini oyalamak için resim yapmış, kendini “sanatçı” olarak görmemiştir. 1931’de San Francisco’dayken “Frieda ve Diego Rivera” adlı, folklorik tarzda ve evlilik fotoğraflarından esinlendiği bir resim yapar. Resimde Diego elinde paleti ve boya fırçalarıyla takım elbisesi içindedir. Yüzünde belli belirsiz mutlu bir ifade olan kısa ve cılız Frida, şişman Diego’nun koluna girmiştir. Üzerinde kırmızı şalı, haki eteği vardır, boynuna da her zamanki gibi iri kolyeler takmıştır. Bu resim San Francisco Kadın Sanatçılar Cemiyeti’nin 6. yıllık sergisine katılır ve Frida’nın halka açılan ilk resmi  olur. San Francisco’daki bir gazetedeki makalede resimle ilgili “Değerli olmasının tek nedeni ünlü sanatçı Diego’nun eşi tarafından yapılmış olması” diye yazılması genç sanatçı için oldukça üzücü olmuştur.

1931’de Diego’nun bir retrospektif sergisi için New York’a giden Frida burada ilk kişisel sergisini açar. Ancak tepkiler San Francisco’da olduğundan farklı değildir. Burada da sadece "Mrs. Rivera" olarak görülen Frida, “Diego’nun kollarındaki genç, utangaç ve kendini resmeden Meksikalı küçük kız” olarak tanımlanır. Spotlar hep Diego üzerindedir, Frida ise Diego’nun aciz bir gölgesinden ibarettir…

1932’de Diego Ford’dan bir görev alınca Detroit’e taşınırlar. Burada yine hamile kalan Frida üçüncü ayında çocuğunu yine düşürür. İkinci çocuk girişimi de Henry Ford Hastanesi’nde hüsranla başarısızlığa ulaşan Frida hastanede 13 gün yatmak zorunda kalır ve bu travmasını “Henry Ford Hastanesi” isimli eserinde dışa vurur. (hastane resmi)

Acılar üst üste gelmektedir. Eylül 1932’de Frida her zaman yakınlaşmaya çalıştığı ancak bir türlü başarılı olamadığı, kısaca “Patron”("El Jefe") diye tanımladığı annesini kaybeder.

1933’de Diego’nun Rockefeller Center’da aldığı bir görev için tekrar New York’a gittiklerinde Frida, “Elbisem Orada Asılı” resminde Amerika’ya karşı hoşnutsuzluğunu, bu ülkedeki sosyal çürümeyi ve temel insani değerleri açıkça ortaya koyar. Bu eseriyle aynı zamanda, endüstriyel gelişmelere sıcak bakan Diego’dan ideolojik anlamda farklı olduğunu da açıklamış olur.

Diego ne kadar Amerika’yı seviyorsa, Frida da o kadar ülkesi Meksika’ya dönmek için yanıp tutuşmaktadır. Diego’nun Amerika’daki işlerinin kötüleşmesine rağmen sanatçı burada kalmak konusunda ısrarcıdır. Çift, ancak tüm paraları bitince Meksika’ya döner. Frida burada hem yeni evlerinin dekorasyonu ile ilgilenir hem de içindeki Amerika protestosunu sembolik bir anlatımla yansıttığı resmini tamamlar.

1934’te üçüncü kez hamile kalan ancak yine sağlık sorununun kurbanı olan Frida, 3 aylık hamileyken kürtaj olur. Bu ameliyat esnasında ayağından da operasyon geçirir ve üç parmağı kesilir.

Ameliyatlardan kısa bir süre sonra ise hayatının bir başka dönüm noktası kapısını çalar: Diego, kardeşi Christina ile kendisini aldatmaktadır! Frida, Diego’nun bir başkasıyla olduğundan bir süredir şüphelenmektedir ancak bu kişinin öz kız kardeşi olacağı elbette aklının ucundan bile geçmemiştir. Evli ve iki çocuklu Christina, çoktan Diego’nun en favori modellerinden biri olmuştur.

Frida, hayatında en sevdiği iki kişinin aynı anda ellerinden, kalbinden kayıp gitmesine engel olamaz.

Sanatçı bu dönemini “Hayatımda iki büyük kaza geçirdim, biri trafik kazası, diğeri ise Diego” şeklinde özetler.

ACILARIYLA YENİDEN DOĞAN RESSAM

Bu sarsıcı olaydan sonra San Angel’deki evinden ayrılan sanatçı bir sene boyunca eline fırça bile alamaz hale gelir. Sonraki yıl ise “Birkaç Küçük Çizik” isimli eserinde duygusal acısını yansıtır.  Artık resimlerinde kana ve kırmızı renge, yaşadığı acıları, intihar düşüncelerini ve ruhsal bunalımlarını ifade etmek için sıklıkla baş vurur. “Hayatımı tamamlayan resimlerim hep “acı” mesajları taşıyor. Çalışmak bu dünyadaki en iyi şey” der.

Maymun ile beraber oto portre çalışmasını da Diego ve öz kızkardeşi kendisini hayal kırıklığına uğrattıktan sonra çizmiştir. Frida’nın en büyük hayranlarından biri olan Madonna’nın koleksiyonunda bulunan portrede sanatçı, gülümsemeyen sert ifadesiyle acıyı ve “zoraki” bir esnekliği yansıtırken yanındaki maymun da Frida’nın doğanın güçlerine olan bağını sembolize etmektedir. Elbette evcil maymunun sanatçının en büyük tutkusu olan ancak sağlık problemleri nedeniyle doğuramadığı bir çocuğu simgelediği de düşünülebilir.

Duygusal ve fiziksel acılarına rağmen sosyal kişiliğe sahip Frida sigara ve tekila müptelası, evinde verdiği partilerde davetlilerine canlı, renkli şarkılar söyleyen, şakacı bir kadındır. Güzelliği, sıra dışı tarzı ile her gittiği yerde fark edilmekte, hem kadınlar hem erkekler tarafından arzulanmaktadır. Güzelliği, zekası ve yeteneğiyle zamanının en “istenen” kadınıdır. Coyoacán’daki  Mavi Ev’de politikacılar, film yıldızları, sanatçılarla deli dolu aşklar yaşar. Diego’dan ayrıldıktan sonra hem kadınlar, hem erkeklerle beraber olur. Diego ise uzaktan uzağa Frida’nın yaşamına girenlerden dolayı öfkelenmektedir.

1937’de eski Rus devriminin liderlerinden Trotsky eşiyle Mavi Ev’e taşınır. Diego’nun Trotsky’e olan hayranlığı ve yakışıklı adamın politik görüşleri Frida’nın aşık olması için yeterli olur. Trotsky ile yasak aşkı esnasında Frida ona ödünç verdiği kitapların içine aşk notları yerleştirir. Çift defalarca birlikte olduktan sonra Trotsky’nin karısı bu ilişkiyi fark eder ve Frida da ilişkisine son verir. Trotsky’e aşkına dair bir anı olarak kendi portresini resmedip armağan eder ancak Trotsky karısının bu durumdan rahatsız olması nedeniyle resmi yanında götürmez.

Yaşadığı bu tutkulu aşk sırasında Frida en iyi eserlerini ortaya çıkarır. “Büyükannem, büyükbabam, annem, babam ve ben” isimli eseri ve üç eseri daha Meksika’da bir üniversitede sergilenir. Aslında sergiye eserlerini gönderirken heyecan taşımayan sanatçının tek amacı bir kaç eser satıp ekonomik bağımsızlığını kazanmaktır. Ancak bu sergi sanatçı için adeta dönüm noktası olur. New York’ta galeri sahibi Julien Levy eserleriyle ilgilenir ve Manhattan’da Frida için bir sergi açmak ister. Hayatının fırsatını yakalayan Frida kısa sürede çalışmalarını hızlandırır ve tam otuz eserle bu sergiye katılır. Eserlerinin yarısı sergi esnasında satılır. Amerikan koleksiyoner ve film yıldızı Edward G. Robinson ilk bakışta adeta aşık olduğu dört resmi satın alır.

1938’de Leon Trotsky ile tanışmak için Meksika’ya gelen Fransız şair ve sürrealist André Breton Frida ile de tanışır ve “Suyun Bana Verdikleri” isimli henüz tamamlanmamış bir eserinden çok etkilenir. Frida’yı “sürrealist” olarak tanımlar ve Paris’te bir sergi açması için onu cesaretlendirir. Frida daha sonra, Breton söyleyene kadar “sürrealist” olduğunun farkında olmadığını ifade edecektir. Her ne kadar insanlar sürrealist olduğunu düşünse de Frida hiçbir zaman kendini böyle tanımlamaz, sınırlamaz ve yaratıcılığını belli kalıplar içinde esir etmez. Eserleri için “Sürrealist olup olmadıklarını bilmiyorum ancak emin olduğum tek şey resimlerimin ön yargıları umursamadan içimdekileri yansıtabilmenin en dürüst yolu olduğudur” demiştir. Frida resimlerinde “rüyalarını” değil “gerçekliğini” resmettiğini söyler. Sanatta tanımlamalara son derece karşı olsa da uluslararası “sürrealist” sergilerine katılır. Eserlerinde ince detaylara yer verir ve sembolleri dikkat çekici derecede ustalıkla kullanır. Kahlo’nun resimlerindeki nerdeyse hiç gülümsemeyen yüz ifadesi, içindeki açık yaraları anlatan bir ipucudur. Sanatçının sergilere katılan eserlerinden “Yaralı Masa” ve “İki Frida” tamamen “sürrealist” olarak tanımlanır.  (foto var)

Frida New York’taki Julian Levy Gallery’deki sergisinden sonra artık “Diego’nun karısı” sıfatından çoktan sıyrılmıştır. Egzotik havası, kostümleri ve cesaretiyle herkesi etkiler. Sergi esnasında Macar moda fotoğrafçısı yakışıklı Nickolas Muray ile ilişkiye girer. 1939’da Paris’e, Meksikalı ressamlar, heykeltraşların ve popüler sanatçıların bir arada olduğu "Mexique" isimli sergiye katılır. Paris’te özgün Meksika kıyafetleri nedeniyle oldukça ilgi çeker, Fransız Vogue dergisine kapak olur. Paris sergilerinden birinde Pablo Picasso Kahlo için: "Ne Rivera, ne Derain ne de ben Frida Kahlo gibi yüzler çizmeyi biliyoruz" der. Aynı sergide Wassily Kandinsky, Kahlo'yu gözyaşları içinde kutlar.

Özellikle Diego’dan ayrıldıktan sonra dozunu artırdığı alkol, ilk arazlarını çıkartmaya Paris’te başlar: Frida böbrek iltihapı nedeniyle hastaneye kaldırılır. Sergiden sonra Paris’ten iyice sıkılan sanatçı New York’a geri döner. Kafasında Muray ile aşkını sürdürmek vardır ancak Muray çoktan bir başkasıyla evlenmek üzere ciddi bir ilişkiye girmiştir bile…

Erkeklerle ilişkilerinde hiçbir zaman sağlıklı ve uzun soluklu derin nefesler alamayan, kalbi kırık, sağlığı gittikçe bozulan ve seyahatlerden bitkin düşen Frida yeniden Meksika Coyoacán’daki Mavi Ev’e döner. Aşk hayatını şöyle bir gözden geçirdiğinde herşeye rağmen ona hastalıklarında en iyi bakan ve ilgi gösteren adamın Diego olduğunu düşünür. Tam Diego’ya zihnen tekrar yakınlaştığı ve sempati beslemeye başladığı bir anda Diego’nun çabasıyla boşanmaları resmi olarak sonuçlanır. Las Dos Fridas, “İki Frida” resmindeki Fridalardan biri Diego’nun aşık olduğu, diğeriyse reddedilen Frida’dır. Biri Meksikalı, diğeri Amerikalıdır.

Diego’nun Frida’yı açıkça reddiyle biseksüel ilişkileri de sıklaşır. Diego nasıl bir sürü kadınla beraber olup sonra da “Sadece seksti, sanki el sıkışmak gibi…” diye mantığa bürüyorsa Frida da sekse eğlenmenin bir yolu olarak bakmaya başlar.

1940’ta Frida’nın ünü iyice tepe noktasına ulaşmıştır. Ancak alkolizm, anemi, ciddi böbrek iltihabı sağlığının başlıca tehdit unsurlarıdır. Frida’nın sağlık konusundaki danışmanı Dr. Eloesser sağlık durumundaki bu aksaklıklara Diego ile tekrar evlenmesinin çare olabileceğini düşünür ve dostu Diego ile konuşur. Frida da iki şartla tekrar birleşmeyi kabul eder: Aralarında asla seks ve para konusu olmayacaktır. Diego’nun 54. yaş gününde marjinal çift  ikinci kez evlenir.

1941’de belki de hayatta kendisine en çok destek olan insanı, biricik babasını kalp krizinden kaybeden Frida’nın sağlık durumu iyice kötüleşir. Faydadan çok zarara neden olan bir dizi operasyon geçirir ve ağır ilaçlar kullanmaya başlar ancak resmi hiçbir zaman bırakmaz. Meksika’da solo sergilerini sürdürür.

1950’de omurgasındaki kemik enfeksiyonundan dolayı hastaneye kaldırılır ve ardından yedi operasyon daha geçirir. Diego refakatçisidir. Hastanede tam dokuz ay geçiren Frida çıktığında üç şey yapmak istediğini söyler: Resim…resim…resim…

Hastaneden çıktığında artık tekerlekli sandalyeye mahkumdur. Yanına hasta bakıcı tutulur. Sonraki iki yıl boyunca çoğu yatağının baş ucundaki masada duran meyve ve sebzelerin natürmort çalışmaları olmak üzere toplam on beş resim yapar.

Lola Alvarez Bravo, Meksika’daki Galería de Arte Contemporáneo’daki ilk kişisel sergisinde ölümü yaklaşan Frida’yı şeref konuğu olarak ağırlamak ister. Frida doktorların tüm karşı çıkmalarına rağmen yatağıyla beraber bir ambulansla serginin açılışına gider. Orada yine kendine özgü, “Frida stili” bir açılış yapar.

1953 Ağustos’unda Frida’nın sağ bacağındaki kangren kötüleşince doktorlar kesmek zorunda kalır. Kesilen bacağının yerine tahta bacak konmuş olmasına rağmen kullandığı ağır ağrı kesiciler ve alkol bağımlılığı nedeniyle sanatçı bundan sonra yürürken dengesini kuramaz. Fiziksel ve duygusal olarak gittikçe zor günler geçiren Frida günlüğünde  bu zamanlarına dair şöyle yazar:

“Ayaklar… Uçmamı sağlayan kanatlarım olduğuna göre sahi, ayaklara hala ihtiyacım var mı?”

Çok yakın arkadaşlarından Gisele Freund’a ise eğer bacağını keserlerse intihar edeceğinden bahsetmiştir.

1954’te zatüree atlatan sanatçı aynı yıl Mavi Ev’de ölür. Ölüm nedeni “akciğer ambolisi” olarak açıklansa da intihar etmiş olma ihtimali yüksektir. Son tablosunun “Yaşasın Yaşam” olması ironiktir.

Hazırlık Okulu’ndan arkadaşı Andrés Iduarte, Frida’nın cenazesini Komünist Partiyle ilişkilerine dair politik ima olmaması kaydıyla büyük salonda yapmayı teklif edince Diego kabul eder. Ancak cenaze esnasında “Cachuchas” grubunun bir üyesi hışımla koşar ve yaşamı boyunca Meksika Devrim gününü kendi doğum günü olarak kabul etmiş olan yoldaş Frida’nın cansız bedenini kızıl Komünist bayrağı ile sarar. O gece ve ertesi gün, her zamanki şık, egzotik kıyafetleri ve takılarıyla donatılan Frida’yı ziyarete tam 600 kişi gelir. Cenazesinde herkesin ağzından şu cümleler dökülür: “Dost, insanların kardeşi, Meksika’nın harika kızı, sen hala yaşıyorsun!” Diego’nun taşıdığı cenaze kalabalık bir insan grubuyla Lenin’in marşı eşliğinde krematoryuma götürülür. Fırına girmesine kısa bir süre kala hayranları ağlaşarak ondan bir parça hatıra alabilmek için birbirleriyle adeta yarışırlar.

 “Ben öldükten sonra, yatmakla gerektiğinden çok vakit harcayan bu bedeni yakın” diyen Frida’nın isteği böylece yerine getirilir. Sanatçının hayatı boyunca resme sığınarak bir nebze unutabildiği fiziksel ve ruhsal acıları ancak böyle “küllenebilmiştir”.

Yoğun bir şekilde öldükten sonra unutulma korkusu yaşayan Frida, yaşamı boyunca ebediyete adını kazımak hevesiyle oto portrelerini tutku ve sabırla resmetmiş bir sanatçıdır. Doğallığı sayesinde içsel yolculuğunun gerçekliğine herkesin dokunabilmesini sağlayabilen sanatçı, bugün unutulmak bir yana, dünya çapında “Fridamani” olarak adlandırılan bir çılgınlıkla sevilmektedir. Kadınsal tecrübeleri, reddedilmeyi, devrim ruhunu, biseksüelliği, Yahudiliği, acıyı, düşük yapmayı, kürtajı, yıkılmayı, özürlü olmayı, ölümü, doğumu ifade ediş biçimi nedeniyle ölümünden elli yıl sonra bile “idol” ve “eşsiz” olarak tanımlayabileceğimiz sıra dışı bir ressamdır. Fırtınalı anılarıyla bezeli “Mavi Ev” 1958’de “Frida Kahlo Müzesi” olmuştur ve her sene ziyaretçi akınına uğramaktadır.

 

 

 


 

11 Ekim 2009

İstanbul Modern’de Gölgelerin Gündüz Buluşması

Golgeye-ovgu
İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde sanatın pek çok formuna meraklı ruhların aynı çatı altında buluşacağı bir sergi 22 Ocak’ta açıldı. Dans, opera ve müzik içeren gölge tiyatroları, siluetler, çizimler, metinler, el yazmaları, filmlerle beraber yüzü aşkın eserin bir arada sunulduğu “Gölgeye Övgü” isimli sergide ziyaretçiler, geleneksel gölge tiyatrosunun yirminci yüzyıl sinemasına ve günümüz çağdaş sanatına etkilerine dair uzun bir keşif yolculuğuna çıkarılıyor. 

Küratörlüğünü İstanbul Modern Danışmanı Paolo Colombo’nun üstlendiği ve 6 Mayıs’a dek sürecek olan sergi, yedi ayrı ülkeden sekiz çağdaş sanatçının ve 20. yüzyılın ilk yarısından iki usta sinemacının en önemli eserlerini bir araya getiriyor. Türkiye’den Haluk Akakçe, İsveç’ten Nathalie Djurberg, Güney Afrika’dan William Kentridge, Finlandiya’dan Katariina Lillqvist, İsveç’ten Jockum Nordström, Almanya’dan Lotte Reiniger Yunanistan’dan Christiana Soulou, Polonya’dan Ladislas Starewich, Büyük Britanya’dan Andrew Vickery, Amerika’dan Kara Walker'ın sanat yapıtları çok iyi bir kombin ve bütün oluşturacak şekilde sergileniyor. 

Devamı için:

http://www.lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&sectionID=1&articleID=485

11 Ekim 2009

Kutluğ Ataman'ın Mezopotamya Dramaturgları Lentos Sanat Müzesi’nde

Kutlug ataman

13 Şubat’tan 19 Nisan’a kadar Lentos Sanat Müzesi’ndeki Mezopotamya Dramaturgları sergisinde uluslararası alanda başarılara imza atmış bir sanatçımız konuk ediliyor: Kutluğ Ataman. Filmlerinde, video ve fotoğraf çalışmalarında “ben” ve “diğerleri” kavramını, geleneksellik ve kuralcılığı, toplum içinde veya değişik kültürlerin bir aradalığında beliren, karmaşayı tetikleyecek mizaçtaki inançları sorgulayan sanatçı, bu sergisinde “derin kriz” olarak nitelediği Türkiye’de son zamanlardaki politik, kültürel ve ekonomik değişiklikleri, dini ve laik dünya görüş arasındaki çekişmeyi, doğu ve batı arasındaki gerginliği ortaya koyuyor. 

Sergiyi ziyaret edenler sanatçının sekiz yeni çalışmasıyla buluşuyor. Beş odaya yerleştirilen video enstalasyonları, projeksiyonları ve fotoğrafları ile Ataman’ın Batı moderniziminin tarihine, Avrupa “değerlerine” ve modern dünyada bir yer edinmeye çalışan Türkiye’nin karmaşık güncel tarihine bakış açısıyla tanışıyor. 

Devamı için:

http://www.lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&sectionID=1&articleID=498

11 Ekim 2009

Altın Şehir

2559

“Şehir” içinde ne çok çağrışımı birden barındıran, zengin bir kelime değil mi? Kültür, sanat, tarih, efsane, ticaret, politika, ekonomi, sınırlar, modernlik, modernliğin içindeki kırsallık, görkemli ışıklar, dilenci çocukların görkemli ışıklar ardına düşmüş ürkek ve minik gölgeleri, karmaşa, gürültü, trafik, yitiklik, tutunamayanlar, bir şeyler tutturup kolay yoldan para kazanma hevesinde olanlar, bireysellik, emekçiler, gökdelenler, kozmopolitlik, şirket(leşme)ler, karanlık binalar, dar pencerelerin ardında saklanan insanların yalnızlığı… Hatta belki çağrıştırdıklarından en önemlisi de “umut”: köyden göçerek taşı toprağı altın şehirlere ayak basanların gözlerinde parlayan, ancak gecekondularının bir gün yıkılmasıyla sönerek, silik silik akan o umut… 

Asırlardır sanatçıları etkileyen şehir hayatının farklı yönleri Aksanat’taki “Altın Şehir” sergisinde Lynn MacRitchie, Alexey Moskvin, Lütfi Özden ve Denizhan Özer’in ilgi çekici video, enstalasyon, fotoğraf ve resim çalışmalarında ele alınmış. 

Devamı için:

http://www.lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&sectionID=1&articleID=542

11 Ekim 2009

Centre Pompidou: Fransa’nın Sanatsal Polemiği

Paris-centre-pompidou

Eskiden ve gelenekselden hoşlananların bile başını döndüren, kendini sevdiren bir bina! 
Çılgınlık? 
Çelikten yapılmış, sanki gelecekten gelen bir fabrika? 
Bu bir salyangoz! 
Yılanlarla dolu bir akvaryum mu? 
Sanki henüz monte edilmemiş bir makine veya sonsuza kadar orada öylece duracak bitmemiş bir inşaat alanı. 
Boru yığını? 
Çirkin bir çekicilik abidesi. 
Aklımıza gelmeyen olasılıkların simgesi. 

1969-1974 yılları arasında Fransa’yı yöneten ve hayallerinde hep orijinal bir kültür binası kurmak olan Başkan Georges Pompidou’nun fikir babalığını yaptığı ulusal kültür ve sanat merkezi Centre Pompidou otuz yıldır ziyaretçilerine Avrupa’nın en seçkin modern ve çağdaş eserlerini bir arada sunuyor. 1970’lerde yapılan Centre Pompidou 1977 yılının Ocak ayında kapılarını açtığı ilk günden beri çeşitli sanat sergilerine ev sahipliği yapıyor. 

Devamı için:

http://www.lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&sectionID=15&articleID=566


11 Ekim 2009

Gizemli Bir Zıtlık: Banksy Bristol Müzesi’nde

Banksy-rat-crop
“Provokatif” 

- The Times 
“İlham verici” 
-The Telegraph 

“Kapitalizm yıkılmadıkça dünyayı değiştirmek için hiçbir şey yapamayız. Bu arada hepimiz şimdi kendimizi avutmak için alışveriş yapmalıyız!” 
“Vurulması gereken insanlar: Faşist katiller, kökten dinciler ve size kimin vurulması gereklidir listesi yapanlar.” 
- Banksy 

Başta İngiltere olmak üzere farklı ülkelerde yaptığı etkileyici duvar resimleriyle tanınan, kimliğini sır gibi gizleyen asi sanatçı Banksy, Bristol Müzesi’nde, öfkesini ve mizah anlayışını harmanladığı yüzden fazla eserden oluşan sergisiyle hayranlarının karşısına çıkıyor. 

Meraklı müze ziyaretçileri nasıl bir sergiye geldiklerine dair ilk mesajı daha kapıdan içeri girerken alıyorlar: Banksy kahverengi çerçevesiyle gayet resmi duran “Müze’ye hoş geldiniz” tabelasına pembe kalemiyle “Şimdi ellerinizi yıkayabilirsiniz” yazmış. 

Devamı için:

http://www.lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&sectionID=1&articleID=596

10 Ekim 2009

Tek Çekim, Tek Bakış, Tek Çağrışım

ONE~SHOT

Sahi, kimiz biz? 

Havasını soluduğumuz şehri farkında bile olmadan içimize ne kadar çekiyoruz? 

Koca şehir bir insanın bakışlarına dolup oradan taşabilir mi? 

Herkesin “farklı” olduğunu düşünerek yaşadığı hayat, yeri gelince tek bir insanın yüz ifadesinden bile okunabiliyor mu?
 

İstanbul’da bir yerden diğerine yetişmenin, kalabalığın ve telaşın mekânı olan Taksim Metrosu’nun yürüyen bantlarından 25 Ekim’e kadar geçenler, bu soruları ve daha nicelerini sorgulatan çarpıcı bir sergiyle karşılaşıyorlar. New York ve Pekin’den sonra yoluna Doğu ve Batı’nın yansımalarını harmanlayan şehrimiz İstanbul’la devam eden ünlü sanatçı Alexander Berg’in fotoğraf sergisi bu. 

Devamı için:

http://www.lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&sectionID=1&articleID=636

19 Ocak 2009

Öfke

N580836522_8684







Halklar bir arada yaşadıkça öfke diner, kardeşlik yeşerir diyen bir insanın dinmek istemeyen ümitlerinin, canlı gözlerinin, atan kalbinin, düşünen ve üreten beyninin, beyaz bir bereye sarmalanmış boş bir kafaya doldurulan kuru sıkı bir öfke yüzünden sonlanacağı kimin aklına gelirdi ki...




Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar